30 Nisan 2010 Cuma

Bireyseller 1

Çeşitli zihinsel sinir proceleri üretiyorum oturduğum masada, dünya öküzün boynunda beliriyor gözümün önünde,  aradım bulamadım maketini, hayvansal içgüdüyle kafamı bile kaldırmadan dükkanına giriverdiğim kırtasiyeci dayı arama dedi; "öküzün boynuzunda dönmez dünya". Çokta fifi dedim kendi kendime gözlerinin içine yalandan sevgi dolu tebessümler atarken dayının. Dayıysa pek bi dert edindi yuvarlak dediğim dünya maketinin elips olma durumunu ispat etmeye ama yer mi delikanlı!! Yuvarlak dedim haykırarak meşin yuvarlak, top şeklinde kodumun dünyası ki her gün aynı monotonlukta dönüyor, ne sağa sapma ne sola meyil, her sabah 8 her aksam 5.

28 Nisan 2010 Çarşamba

YILKILARIN DİYARINDA ÇÖMLEKÇİLİK…

Alternatif bir tatil yapmak istiyorsunuz…
Gezip, görüp, eğlenip, doğanın ve tarihin insana huzur veren, merak uyandıran gizemine ortak olmak istiyorsunuz… Bir taraftan da seyyahlar gibi yazıp, çizip, not alıp bir şeyler öğrenmek, öğrendiklerinizi meraklısına aktarmak peşindesiniz… Günbatımını izlerken fotoğraf çekmek, el yapımı şaraptan yudumlar alırken güneşin yorganını ağır ağır üzerine çekmesinin ne demek olduğuna tanık olmak istiyorsunuz…

Hani pek çok medeniyetin var olup, nicelerinin de yok olduğu coğrafyanın havasını solumak, tarih boyunca nice insanların gezdiği, barındığı sokak aralarını, kiliselerini camilerini, haklarında pek çok rivayet dönüp dolaşan yer altı şehirlerini, kerpiç tuğla karışımı evlerini, Anadolu’da pek fazla örneği olmayan peribacalarının oluşturduğu o harikulade doğa güzelliklerinin kısa bir sürede olsa parçası olmak istiyorsunuz… Sanırım tüm bunların bir araya geldiği fazla yer olmasa gerek Kapadokya’dan başka.

Başlığa bakıp neden bunca şeyden bahsettiğim düşünülmekte elbette ancak binlerce yıllık bir zanaat ve gelenek olan çömlekçiliğin içinde bulunduğu ortamı anlamak gerek. Ne gibi kültürel etkileşimler sonucu bu güne geldiğini ve ne türde ihtiyaçlara karşılık verdiğini bilmeden, her şeyden önemlisi hâkim olduğu coğrafyanın ruhani havasını almadan çömlekçi tezgâhına oturmanın sizlere çok şey kaybettireceğini bilmenizi isterim. Alternatif bir tatilde insana keyif veren ve her zaman yapmaya fırsatımızın olmayacağı deneyimler yaşamadan dönmemek adına atladım otobüse ve Nevşehir’den yaklaşık 45 dakika mesafedeki Avanos yerleşimine gittim. Avanos tarihteki yeri itibariyle 4000 yıl öncesine kadar uzanan “Güzel Atlar Diyarı” olarak da bilinmekte ve adını da ortasından geçen Kızılırmak’ın suyunu içmeye gelen vahşi ve güzel atlardan aldığı söylenmektedir. Coğrafyasının da bir armağanı olarak adını duyuran çömlekçilikle birlikte 4000 yıldır bir geleneği yaşatmakta.

Toprağını Kızılırmak’ın yatakları ve Avanos’un dağlarından alıp örneklerini günümüze kadar yaşatmış olan çömlekçilik, Avanos’ta hâlâ usta ellerde şekil kazanmaya devam etmektedir. Dile kolay 4000 yıllık bir gelenekten bahsediyoruz. Neden Avanos ve çömlekçilik diye soranlarınız olabilir haliyle ve bendeniz buna iki çeşit cevap verebilirim. Birincisi ve her şeyden önemlisi atadan-oğula devam ettirilen usta eller, diğer önemli husus ise çömleği daha sağlam hale getirip ömrünü uzatan Kızılırmak’ın yataklarından Avanos’un dağlarından toplanarak getirilen demir oranı fazla olan toprak. Avanos’ta birkaç elde hâlâ sürdürülmekte olan çömlekçiliği, el becerisine ve sohbetine hayran kaldığım Şaban Usta sayesinde keşfettik. Hoş bir sohbet, güler yüz, taze bir çay ve bir taraftan da çanak-çömlek yapma deneyimini yaşamak istiyorsanız Şaban Usta’nın yerine merhaba demeniz yeterli olacaktır. Ustamız, dededen kalma mesleğini 23 yıldır devam ettirmekte olduğunu söylüyor bize. 3. kuşak olarak dümeni devralmış ve 14 yaşında saksı yaparak tanışmış atadan kalma mesleğiyle. Ben de sanırım biraz geç de olsa saksı ya da benzeri bir şey yapmaya çalışarak bu mesleğe başladığımı düşünüyorum acemi ellerle…

Sizlere çömlekçiliğin yapım aşamalarını biraz kendi kalemimden biraz da ustamızın ağzından anlatarak empati yapmanızı istiyorum ki şu satırlarda okuduklarınızı bir an olsun yaşamanız dileğiyle. Her şeyden önce bu işin yapıldığı yer olan çömlekçi tezgâhına çıkrık dendiği bilmemiz gerekmekte ve bir ustanın oraya oturuşuyla aceminin oturuşu arasında ki farkı tezgâhla arasında oluşmuş aidiyeti buram buram hissederek anlamamız gecikmiyor. Hasır minder üzerine oturup kilimli bir duvara yaslanıp ayaklarınızla sürekli ve senkronize çevirmek durumunda olunan, sağ tarafında kilin sertleşmemesi ve bununla birliktede kolay şekillenmesini sağlayacak olan serpme suyunuzun olduğu bir tezgah da toprağa bir form vermeye çalıştığınızı düşünün.. Çömlekçilik en basit haliyle bu işte... Tabi ki oraya oturduğunuzda bu işin anlatılanlardan ibaret olmadığını anlıyor ve hayıflanmaya başlıyorsunuz ya o ayrı. Hayat derslerden ibaret! Bir avuç “kil toprakla” geliyor Şaban Usta ve bendeniz etrafı gözlemlerken hünerli ellerinde sırıtmıyor o kütle. Asla yadırgamadığı çıkrığına aracının kaptan koltuğuna oturur gibi yerleşiyor. Hani demiştik ya ata mesleği diye o da başlıyor söze “başka bir işi yapmam söz konusu olamazdı” diyerek. “20 yılın tecrübesiyle…” diye başlıyor Şaban Usta o çamurlu elleriyle şekil vermeye ve sıcak sohbetine. Gözlerini, emeğinden hiç ayırmadan işine devam etmekte olduğunu fark edince anlıyorum 3 kuşaktır bu mesleği nasıl yürüttüklerinin sırrını…

Gelelim çömlekçilik hakkında teknik bilgilere; yapılan çömleğin 2 hafta 15 derecelik normal sıcaklıkta bekletildiğini söylüyor ustamız. Yapılan eserlerin sayısı 850- 1000 arası bir sayıya ulaştığında ise odunlu, gazlı veya elektrikli olabilen fırınlarda 8 saat, 1000 derecede pişirdiklerini ve pişirilme süresi sonunda da 8 saat soğuma süresi geçirdiğini anlatıyor usta, hiç kaybetmediği heyecanıyla. Frig, Hitit, Grek, Selçuklu, Osmanlı uygarlıklarının desenlerinin sentezini oluşturarak eklektik bir üslupla bunları sunma çabası içinde olduğunu söylerken, yazımın başında da bahsettiğim Kapadokya’dan gelip geçen pek çok medeniyetin tarihsel süreç içerisinde oluşturduğu sentez gözlerimin önünden geçiyor. Ayrıca, onların binlerce yıl uğraştığı şeyleri de bir bakıma devam ettirdiğinin verdiği tebessüm de eksik olmuyor Şaban Usta’nın yüzünden. 

Yine ustamızın anlattığı Avanos’a ait yöresel bir anektotla çömlekçiliğin bu coğrafya ile ne kadar bütünleştiğini vurgulayarak yazıma son vermek istiyorum. Eskilerde Avanos’ta iki genç evlenmek istediklerinde erkek tarafı ve kız tarafının da bir talebi olurmuş. Ailelerin çocuklarını verecekleri kişi becerikli mi, ona iyi bir hayat sunabilir mi gibi kriterleri sorgulanırmış bir nevi. Hikâye şu ki, kız verileceği vakit halı dokumasını bilmeyen kızı almazlarmış, evini çekip çeviremez diye. Halı ilmekleri inci gibi dokunduysa kız istenir, ilmekler istenilen gibi olmadıysa kızın kendine hayrı olmadığı düşünülüp vazgeçilirmiş.
Kız sınavı geçerse şayet çömlek atölyesine gelinir damada ayrı ayrı önce kapak, sonra şekerlik yaptırılmış. İkisi de bittikten sonra eğer kapak gövdeye tam oturursa kızı verirlermiş. “Oğlan kızımıza bakabilir” derlermiş. Kapak oturmazsa şayet, “kızımız daha küçük” deyip vermezlermiş kızı…

Evlenmeden önce gidecekseniz dikkatli olun dileklerimle!
Eline yüreğine sağlık Şaban usta! Görüşmek üzere.

Yazı: Onur KAMİLOĞLU
Fotoğraf: Onur KAMİLOĞLU-Uğur KAYA

Marmaray Projesine Bir Yaklaşım



MARMARAY PROJESİ

TARİH YENİDEN YAZILIYOR…
           
Kim bilebilirdi ki güzelim İstanbul’un trafik sorununun gün gelip de imparatorluklar başkentine koca bir yara olacağını. Sanırım geçmişte bu düşüncenin getirisi olarak, bir çeşit ütopyanın kollarının arasında olduğumuzu düşünürdük ya da köyün delisi seçilirdik.

Birçoğumuz Marmaray projesine tepki koymakla beraber, bu yazıdaki olaya bakış açımız diğerlerinden biraz daha farklı bir perspektifte yer almakta. Öyle sanıyoruz ki bir proje gereği o arazi kazılmak durumunda olunmasaydı, ne bizlerin İstanbul’un o büyüsünü aldığı tarihi hakkında yeni bilgilerimiz olacaktı ne de bilim adamlarına o bölgede arkeolojik kazı yapılması için izin verilecekti.

Teknik açıdan da bakacak olursak İstanbul’un var olduğu her zaman bilinen ama bulgularına pek ulaşılamayan Neolitik döneminden bihaber 2010 kültür başkentinde yaşamayı devam ettirecektik. Pek çok açıdan bakacak olursak sonsuz tepkilere kucak açan Marmaray Projesi’nin zamanlamasının mükemmel olduğunu görmek -2010 Kültür Başkenti olması açısından- ve kazıların kararlı bir şekilde devam etmesinin İstanbul’un kültür hayatına katkılarının ileri boyutlara ulaşacağını öngörmek çok da zor olmasa gerek.

Pek fazla bilinen bir bilgi olmamakla birlikte aslında Marmaray Projesi de tarihi değeri olan bir proje olarak literatürlere girebilecek kapasitedir. Çünkü İstanbul Boğazı’nın altından geçecek bir demiryolu tüneli ile ilgili düşünce, ilk olarak 1860 yılında ortaya atılmıştır. Tabiî ki dönemin teknolojik şartlarında bu pek olası bir durum değildi.

Marmaray Projesi çerçevesinde, İstanbul Boğazı’nın geçilmesinde kullanılacak teknik olan batırma tüp tünel tekniği 19. yüzyılın sonlarından itibaren geliştirilmiştir. Yine aynı yıllarda ilk batırma tüp tünel, 1894 yılında Kuzey Amerika’da inşa edilmiştir. Marmaray Projesi ile ilgili 1987 yılında ilk geniş kapsamlı fizibilite etüdü gerçekleştirilmiş ve raporlanmıştır. 1987 yılında ana hatlarıyla belirlenmiş olan proje, bu dönemi izleyen yıllar içerisinde tartışılmış ve 1995 yılında daha detaylı etüt ve çalışmalar gerçekleştirilmiştir. 1999 yılında ilk resmi imzaların atılmasıyla proje şekillenmiştir. Görüldüğü üzere İstanbul Boğazı’nın altından geçecek bir tünel projesi -Marmaray- yaklaşık olarak 150 yıllık bir oluşum sürecinden geçmiş tarihi bir proje halini almaktadır.

Öyle sanıyoruz ki İstanbul’un iki yakasını bir araya getireceği düşünülen proje beklendiğinden büyük bir misyon üstlenerek İstanbul’un bugünüyle, tarihi geçmişinin de köprülüğünü yaparak Kültür başkentimize katkıda bulunacaktır. Kazı alanı içinde İstanbul tarihine ışık tutacak çeşitli önemli buluntular elde edilmeye devam etmektedir.

Bilindiği üzere arkeolojik kazılarda 30’dan fazla batık ortaya çıkarılmış ve kimi eserlerin konservasyon* ve restorasyonlarına başlanmıştır. İstanbul'un ilk surları olduğu tahmin edilen sur duvarı, 4. yüzyıla tarihlenen potern (bir çeşit tünel) , 5. yüzyıla tarihlenen Thedosios sahil suru gibi önemli eserler yine bu kazılar sırasında ortaya çıkmıştır. Buradaki kazılar neticesinde M.Ö 6 bin 200 - 6 bin 400’lü yıllara kadar gidildi. İlk tarımcı toplulukların burada yaşadığı belgelendi ve Bizans dönemi gemiciliği, gemi yapım teknikleri hakkında bilgiler edinildi.

Sondaj çalışmalarında eksi 6 metre kotunda içi ve dışı siyah, gri renkli, çok iyi perdahlı çanak çömlek parçaları ile kemik ve çakmaktaşı aletler tespit edilmiş, bununla birlikte bir buğday başağını da gün yüzüne çıkarıldığı belirtilmiştir. Dağılmış vaziyette buğday ve saman kalıntılarının da bulunduğu açmada eksi 8 metrede de 4 adet işlenmiş ahşabın tespit edildiği belirtilmiştir. Sondaj çalışmalarının devam ettiği esnada yine perdahlı çanak çömlek parçaları, kemik ve çakmaktaşı aletler ile ahşap parçalarının görüldüğü Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından açıklanmıştır. M.Ö 6 bin 200 - 6 bin 400’le tarihlenen “Neolitik döneme ait bulgular şüphesiz ki daha eski tarihi buluntulara ve bilgilere ulaşılmasında büyük katkıda bulunacaktır.

Uzun bir süre ütopya olarak süren bir projenin gün gelip de gerçekleşecek olması hayali ve bu hayalin arkeolojik açıdan İstanbul’a ileri seviyede katkılarının olacağı aşikâr. Boğaz kentin tarihlendirilmesine yön verecek buluntuların Türkiye’nin kültür turizmine yararı, bilim adamlarını heyecanlandıran buluşlardır.

2010 Kültür Başkenti olan İstanbul’un sürpriz oyuncusu, sözünü ettiğimiz olgunun ortak adı: Marmaray Projesi…
Tarih yeniden yazılıyor!

Yazı: Onur KAMİLOĞLU

27 Nisan 2010 Salı

Merhaba

Sanırım herkesin kendini ifade biçimi farklı, özellikle de apartman dairelerinin küçük hacimlerine sıkışıp kaldığımız şu günlerde.. Ufacık hacimlerimiz de teknolojinin boyunduruğu altına girmiş, sömürülen iki bacaklı yaratıklara dönüşüyoruz evrim teorisini desteklercesine. Bir haykırış başlatma düşüncesiyle yazılmış bir kaç satır ve vsler bundan sonra beraberiz teknolojiye alet olmak değil niyetimiz.. Truva niyetine düşüncemiz.. Sevgiler..